30 Eylül 2016 Cuma

Çalakalem

Üzülen birisindendi, yaşadıklarını susarca karıştırdı. Genetik, boğazlarındaki hançeri; derhal içeri.

Kır izleri! Yılanlar saraduruyor bed; enimi... At, eşle küskünce ilişkimi! Kaskatıdır acınası deri'm...

Dudaklarımdan süzülmesek mi? Duy madem: çalkalandım. Yuvarlandığım yokuş akkor! Sus'arsam: buradayım; eziyetlerin içinde hay... Retle boğuluyorum. Yar, al! Ar'ım kan'ar.

Av uçlarımdan çek, ine gelme! İçkin yay'a ol arak giren okun aklı fenalıkta... ki tap cananı ver, emin.

Sar san, bilemiyorsun; gözler, im'e kinlenir. Tamah'ından sırtlan'sa; kaldıramıyorum. Bulamayabilirsin, dökün tüyümü, şenmişim. İçi mi oyun? Kaçkınmış değ'işin.

Al dayan: KARARMA... Kusasım gerçek sıktı; naz çığ'lıklar kul ağımda.

Ya; kıştım DÜNYA kınına, sol'uyorum... İn; anı, yordun. Dur, an! Tut, sakla: "Ölme'm yalandan."

Çal: Ak Alem

Üzül! En bir isindendi. Yaş atıklarını sus... ! Ar'ca karış; tırdı. Gen, etik; boğ azlarında; ki Han çeri. Der hâl: iç eri.

Krizleri yıl anlar; sara! Duru yor bedenimi; ateşle küskü'nce! İl iş ki... mi? Kas; katıdır: "acı nası?" der'im.

Tut, aklarımdan; süz. Ölmesek mi? Duyma dem; Çal! Kalandım. Yuva? Arlandığım yok. Uşak kor, su'sarsam. Bur adayı, meziyetlerin için de; hayretle boğ. Uluyorum! Yaralarım kana'r.

Avuçlarımdan çekinegelme, iç kin! Yaya olarak gir; en okunaklı fen! Alık da kitap; can anı verem'in.

Sarsan bile mi?... Yorsun; közlerim, ekinlenir. Tam ah'ından; sırtlansak? Aldıramıyorum. Bul, ama ya; bilirsin... Döküntüyüm; üşenmişim. İÇİMİ oyun! Kaç kınmış? Değiş, in!

Aldayan karar makus... ASIM: GER, ÇEK, SIK! Tınaz çığlıklar kulağımda!

Yakıştım, dün yakınına; solu'yorum... İnanıyordun duran tutsak'la; öl'mem ya... Lan...? DAN!

21 Ocak 2016 Perşembe

Dut Ağacı Türküsünün Hikayesi (Mi)

Türkünün hikayesi kişinin içinde ne bırakıyorsa odur. Canlı olan bir şeyi neşterle yarmak onu öldürmek olacağından içinde neleri barındırdığını anlamada yardımcı olamaz. Bu sebeple türküleri, manileri, şarkıları yarıp biçmekten uzak duracağım... Yine de bu türkünün özel bir durumu var, içindeki ruhu tam anlayacakken bi' tıkanma başlıyor, sebebi de bariz, Anadolu değil Azerbaycan Türkçesi ile söylenmiş... Kendisini kesip biçmeden dış organlarını anlamayı denesek anlayayazanlara yeterli olacaktır, derisinin şeffaf olduğu yerlerden az biraz içine doğru da bakabiliriz hem...

Dut ağacı boyunca 
Dut yemedim doyunca 
Yari halvette gördüm 
Danışmadım doyunca

Ay can ay can!

Benim balam kime neyler 
Körpe balam kime neyler 
Benim balam, ay!
Körpe balam ay balam

Dut ağacı, bir ağaçtan fazlası, bir sembol. Hayat döngüsü ve yaşamı işaret ediyor. Ağaç kültü, hayat ağacı, kozmik ağaç gibi paralel anlayışlarla bağlantılı. Oğuz Kağan Destanı'nda ağaçlar kağanın eşlerini bulduğu yerdir, hayatın devamıdır. Dede Korkut Hikayeleri'nde "senin, ulu ve gölgeli ağacın hiçbir zaman kesilmesin!" bir hayır duasıdır. Osman Bey'in gördüğü düşte göğsünden bir ağaç çıkarak dallanır, bu rüya soyunun büyüyüp kök salacağına yorumlanır...

Ne var ki ağaca bakış açısı Anadolu'da eski kutsallığını yitirmiştir, ağaç olgusunun yaşam döngüsüne işaret eden bir alegori olma ihtimali çok az kişi için olasılık dahilindedir. Yine de Anadolu Tahtacıları gibi günümüze ulaşan 'numunelik' heterodoks kültürler de hala mevcuttur. Azerbaycan coğrafyasında ise 'tut ağacı' kültürünün bu denli uzun süreli yaşaması Karakoyunlular zamanına kadar götürülebilir, bölgenin ağaç ve orman efsaneleri bu dönemde şekillenmiş ve oturmuştur, kuvvetli bir anlayıştır, Anadolu'ya göre başka yaşanmışlıkları olması da elbette bir sebeptir.

Arapça kökenli halvet sözcüğü yalnızlık, tenhalık, münzevilik hallerine işaret eder. Bizde "halvet olmak, halvet etmek" kullanımlarına cinsellik tarafı ağır basan bir mana yüklenmiş olsa da, buradaki kullanımın cinsellikle hiçbir alakası yoktur. Sevdiğini yalnız, tenhada, biraz da 'danışmanın' bahane olacağı bir halde görüyor, fakat yanına gidip onunla konuşmuyor, kendisini onunla buluşturmuyor. Buradaki danışmak bizdeki bilgi almak için birisine "danışmak" değil, birisi ile danışmak, konuşmak ve sohbet etmek anlamlarındadır, sözcük tanışmak ile aynı kökten gelir.

Gedirdim (yürüdüm) yavaş yavaş 
Ayağıma değdi taş 
Senden bana yar olmaz 
Gel olak bacı gardaş

Qızıl üzük laxladı,
Verdim anam saxladı,
Anama qurban olum,
Meni tez adaxladı

Ay can ay can! 

Dut ağacı bir bitkiden fazlasını anlatıyordu. Öyleyse buradaki "gedirdim" (gidiyordum) fiziksel olarak yürümekten çok hayattaki akışı kast eder. Bizde yürüdüm olarak söylenip fiziksel bir aktiviteyi çağrıştıran bu söz, esasında hayatımızın gidişatı... O vakit ayağımıza değen taş da başka bir şeye dönüştü, bir engel, bir handikap, bize mani olan bir hal oldu o.

Yine de tuhaf bir durum var. Hızlı, süratli ve acele içerisinde gitmiyorduk, gedirdik yavaş yavaş, temkinliydik, karşılaşacağımız engeli önceden görüp ona göre önlem alabilir veya çarpsak bile az zararla kurtulabilirdik. Hem ne üzerimize düştü taş ne canımıza kast etti, ayağımıza değdi. Yine de 'değmek', varlığını hissetmek korkunç bir etki yarattı, o ilk ürkeklikte, o bu yola bakakalmak bu yolda ilerlemekten daha mı güzel kaygısında bir karar geldi: "senden bana yar olmaz".

Gelelim belki de en anlaşılmayan dörtlüğe, burayı Anadolu Türkçesi ile değil de aslından anlamak en sağlıklısı. En baştan belirtelim, x sesi kesinlikle "iks" değildir. Hırıltılı bir "h", yerine göre "k" olabilir, bu ses İstanbul Türkçesinde yoktur.

Qızıl sözcüğü kızıl ile aynı köktendir. Yalnız bu sözcüğün Arapça kökenli olan "kırmızı" ile etimolojik alakası yoktur, aslı "kızarmak" fiiliyle ilişkilidir. Kızıl bizim için turuncu - kırmızı arası bir rengi ifade ederken, Azerbaycan kültüründe altın rengidir, kelime doğrudan altın yerine de kullanılır. Laxlamak ise etimolojisi Latince'ye uzanan bir sözcüktür, "gevşemek, zayıflamak, bırakmak" anlamlarına gelir.

Azerbaycan Türkçesine bu sözcük nasıl girmiş ve kendine bu türküde nasıl yer bulmuş sorusu etimolojik bir maceradır fakat aynı Latince kök Anadolu Türkçesinde de mevcuttur, İtalyanca'dan gelen 'laçka' ve nüfuz edişi daha güncel olan 'relaks' en bilindik örnekleridir. Burada en başında denizcilik terimi olup yelken gevşetmek anlamına gelen 'laçka' sözcüğünün günlük dilde insanlar için de kullanılıyor (laçkalaşmak) hale gelmesine, yani benimsenmesine dikkat...

Saxlamak, hem 'bizim' saklamak hem de değil, saklamaktan ne anladığımıza bağlı. Gizlemek, kamufle etmek değil, birisi için bir şeyi korumak, ona zarar gelmesine mani olmaya çalışmak anlamına geliyor burada. Anama kurban olurum, beni tez adakladı diye de devamı geliyor. Adaklamak, birisini bir şeye veya kimseye adamak, söz vermek, söz kesmek, nişanlamak anlamlarında.

Sembolizmin dışına çıkıp bu kişiye altın madeninden yapılma bir yüzük konduramayız. Altın yüzük bir düşü, bir umudu çevreye duyuran, bu varlığı materyal dünyaya aktaran bir aracı görevinde, bir adanmışlığın, bir hayalin 'nişanesi' o. Fakat tutunma gücünü kaybediyor, gevşiyor, zayıflıyor... En başından beri iyiliğimizi isteyen bir figüre koşuyoruz biz de; anamıza (nene olarak da söylenir), bu şahıs burada bizce sevilen ve bizi de seven birisi özetle...

Bu hayalin somutluğunu ona verip, bizim için saklamasını istiyoruz. Çünkü materyal dünyaya bu hissi yansıtmakla alakalı bir savaşımız kalmadı artık, o yarışın içerisinde değiliz, bizim için onu sen içinde "tut" diyoruz. Bu kişi bizi tez adaxladığı için haliyle üzgün, ihtimal ki masallardaki gibi 'hedefe ulaşacağımız' bir mutluluk tasarlıyordu bize, onun iyi ve güzel 'son' algısı bu, biz ise işin 'son' kısmında çok değiliz, o anaya biz kurban olalım, zira onlar iyidir, arkadaşlar da öyle.

Benim balam kime neyler 
Körpe balam kime neyler 
Benim balam ay balam
Körpe balam ay balam

Bize dokunan bir taş... O andan itibaren o'nunla yar olamayacağımızı düşünegelmiştik, fakat bu sevgi yok olmaz, gel bacı gardaş olalım demiştik! İşte o sevgi neye ve nereye yöneleceğini anlamaya çalışır bir halde, o'na balam diye seslenir olmuş şimdi; küçüğüm, canım, kardeşim, yavrum, canımdan olan... Körpe balam... Körpe burada yıpranmamış, gördükleri onu henüz kötüleştirmemiş manasında, kart kelimesinin tam zıttı.

Seni aynı candan çıkmış gibi seviyorum, benden çıkma bir hayat gibi seviyorum, bir canı paylaşıyor gibi seviyorum, kime ne zararın var ki, kime ne kötülüğün dokunmuş ki! Kime ne fenalık yapmışsın ki!? Evet, evet hepsi doğru... Yine de sana zarar vermekten ben korktum, danışmak istemedim, danışmaktan kaçıverdim... Ben seni nihayetinde kırmaktan korktum balam, seni hep böyle sevememekten korktum, körpe balam...

Ayağıma taş değdi, ay balam...

İstəsən könlüm kimi zülfün pərişan olmasın,
Ol qədər cövr ət mənə, ah etmək imkan olmasın!
Dərd-i eşqin qəsd-i can etdisə, mən həm şakirəm,

İstərəm, cismimdə dərd olsun; dərd-i can olmasın!

28 Eylül 2014 Pazar

Idioteque (Çeviri Değildir)

Kimler var ambarımızda?
Sığıntılar, sığınmacılar?
Sıkboğaz edilenler, sıkıştırılanlar?
Onları ne zaman şey yapacaksın?
Kadınlar öncelikli, çocuklar öncelikli!

Öncelikli kadınlar, öncelikli çocuklar!
Kadınlar ve çocu...
Gülmekten aklım çıkıyordu!
Sevmedim bu kadını, bana şey geldi.
Sen söyle ben yutarım.

Patlayana kadar hem de, yutarım.
Patlayana kadar, ben. İçim şişti.

Kimleri görüyorum, kimleri göremiyorum.
Kör oldun, kör oldun, kör oldun, kör oldun!
Gördüm, gördüm, haddinden çok gördüm.
Sandım. Bu kadarını bile görmek hiçbir şeydi.

Gördüğün kadarıyla hiçbir şeymiş.
Gülmekten aklımı oynatacağım,
Çocuklar kadınlar öncelikle öncelikli.
Hem de çocuklar daha da önce.

Burada bana müsaade var, her daim, her şeye.
Bana burada müsaade öyle ki, her şeye, ezeli.

Yakınlaşıyor devr-i tera'buz!
Huzurlarınızda değil devr-i tera'buz!
Sizin için geliyor, devr-i tera'buz!
Hele bir iki tarafı da dinleyelim.

(Nefret ettim.)

Felaket tellallığı huyumuzda yok.
Hakikaten oldu, oluyor, olacak.
Felaket tellallığına lüzum hiç mi yok?
Sakın sakın. Olan oldu, olacağına vardırıldı.

Cepler çalışıyor, yediğim şu, yemediğim bu.
Müteharrik vızıldaşıyor, kusamadığım bu,
Unutmadan dün yılında onu ilk ben yaptım.
Paramı al, koş, paramı al işlet.

Paramı al, kurtar, paramı al sevindir.
Al paramı al, tedvir et bu kanı.
Her daim buna müsaadem var.
Kurtarılacaklar ilkin, öncelikli çocuklar.

12 Eylül 2014 Cuma

Ben A Bak Me

Bak sana,
Bana baksana,
Bozulma yağ,
Yüz, tuttum.

Yüzüm kalmadı,
Ucuza gittim.
Yüzüm var mıydı,
Yüzdüm.

Bana bak sana,
Bakın bana.
Bakım bana.
Ne acağım sana?

Çocuk ağlıyor,
Ona baksana?
Ben bakamam
Bu çocuğa.

Bakmak.
Ya da.
Bakmamak.
Ya da ta...

Belki de bakma.
Sana, ona, şuna.
Bir ihtimal ki,
Ben öyle kaç ardım?

Demek,
Satılık arsa,
Alınık darsa.
Terbiyesiz.

Yahut ben yine,
Öyle sine,
Sanageldim.
Bana gelme. Din.

2 Mart 2014 Pazar

İş Görüşmesi

Bir şirketin altında çalışma vakti gelmişti. Ondan üstün olanlarla bugün konuşacaktı. Çalışmak istemiyordu. Fakat sorun yaşamaktaydı. Madden. Sorun, yaşamaktaydı.

İyi giyinmeliydi. İnsan ırkının kıyafete verdiği değere uymalıydı. İyi giyinmeye hep karşıt olmuştu. Fakat insanların iyi giyinmekle neyi kast ettiğini de bilirdi. Gördükleri bunu ona, çok iyi kavratmıştı.

Henüz çocuktu. Kavgayı, şiddeti ona kötüleyen bir ailesi vardı. Akşam yemeğindeydiler. Televizyonda İki çıplak adam şortlarıyla ve eldivenleriyle birbirlerini boks adı altında dövüyordu. Ailesi kanalı değiştirmiyordu. Çünkü tüm yapılanın bir adı vardı, boks. Tüm yapılanın bir kıyafeti vardı, boks. Oradaki tüm anlamsızlığı, lisanslı ve resmi bir seviyeye çeken, takım elbiseli spikerler ile papyonlu hakemin önemini, işte o an kavramıştı. Toplumun ahlaksızlık olarak adlandırdığı olgular belirli isimler ve kıyafetler altında yürütülebilirdi. Hayır onlar katil değildi. Matadordu. Bir adları, kıyafetleri ve gelenekleri vardı. Matador, üniforma giydiyse artık ne yaptığının önemi yoktu. Mesuliyet matadorda değildi. Matadorluk olgusundaydı. O, bunu anlıyordu. İşler böyle yürüyordu. İş görüşmesine gidecekti.

Latince bilmiyordu. Bilemezdi. Yine de üniforma kelimesini uno form olarak okuyarak, tek biçim manasına geldiğini kavrayabilirdi. Üniforma giymeyi hiç istememişti. O, Ziruh'a gitmek istemişti. Hesapları oradaydı. Fakat üniforma giyerse Zürih'e gidebilecekti. Hesapları da öyle. Sorun yaşamaktaydı.

Bu düşünceler aklından düşmediler, o da gökleri delen plazalar bölgesine vardı. Göğü delmekle övünenlere iş'te birazdan kavuşacaktı. Bunların hepsi meziyetti. Göğü delmişlerdi. Ona meziyet ediyorlardı. Bunları düşünmemeliydi. Görüşmenin yapılacağı kata çıktı. Onu bekleme odasına aldılar. Buranın da bir adı vardı. Beklemeyi normalleştiren. Görüşme çoktan başlamalıydı. Saat neredeyse yarım bile olmuştu. O da, yarım olmuştu. Yarısı gitmek istiyordu. Yarısı kalmanın çaresine bakıyordu.

O'nun iç çekişmesini belirli bir seviyeye kasten çeken takım elbise, onun tam gitmeyi düşündüğü zamanda odaya girdi. Elini tutmadı. Elini sıktı. Takım elbiselerin hepsinin eli sıkıydı. Bilinçlilerdi. Onu, bi' linç edeceklerdi. Görecekti. İş görecekti. Onu tutacaklardı. Hem de parayla tutacaklardı. Takım elbise kokusundan tanımıştı. Karşısındaki zevkli bir avdı. Ne hemen başından savabileceği ne de hemen işe alabileceği. Karşısındakini ya böyle plazaların en üst katına koymak gerekirdi ya da plazanın sokağından dahi geçirmemek. Ortası yoktu. Tezini, onun gibiler üzerine yazmıştı.

Ne içersiniz diye sordu. Ne içerirsiniz diye sormadı. Su cevabını alınca takım elbisenin dudakları büküldü. Özgüvensizliğe delaletti. Kötü başlamışlardı. Standart prosedürü uygulamalıydı. Önce biz burada ne yapıyoruz ondan bahsedelim, dedi. Bu binada göğü nasıl deldiklerini kıvançla anlattı. O ise duyduklarıyla 'burada ne işim var benim'i sorguluyordu. Hatırladı. Sorun yaşamaktaydı. Parasızdı. Evet. Fakat o an içinden geçen, onu sermest bırakmalarıydı. Sermest kalamadı. Oturduğu koltuk pahalıydı.

Prosedür bitmiş, sıra sorguya geçmeye gelmişti. Takım elbise, neden biz, niye buradasınız diye sordu. Tüm o plazayı kendinde öznelleştirip, biz dediği an içini hayatını verebilirdi. (Zaten vermişti.) O ise çaresizdi. "Pazara baktığınızda rakiplerinize oranla belirgin seyreden inova..." gibi bir şeyler dedi. Bu parasızım demekti. Beni paralar mısınız demekti. Takım elbise içinden tebessüm etti. Paralamak onların işiydi. İstedikleri herkesi paralayabilirlerdi. Paralandıkları sürece herkes paralanırdı.

Kariyer yapmak istediğiniz anlayışı biraz açar mısınız, diye sordu takım elbiseli. Bu kendinizi tam ifade edemediniz sanırım, demekti. O da kendini tam ifade edemediğinin farkındaydı. O bile kendisini artık yanlış anlıyordu. O sustu. İçindeki diğer o cevapladı. Henüz ortaya çıkmamış sorunları, veri analizleri yaparak, proaktif bir biçimde çözümlemek beni heyecanlandırır, sözcükleri ağzından döküldü. Bu döküntüyü temizlemek artık kolay değildi. Takım elbise içinden gülüyordu. Bu durumum yok, demekti. Onun durumu, belli ki iyi değildi. Bu zamana kadar bir ahmak olarak yaşamıştı. Takım elbisenin ise durumu vardı. Onun durumu iyiydi. (Onun durdurulması çok güzel olmuştu.)

Takım elbise zevkten sabırsızlanıyordu. Fakat şirketimize tam olarak ne katabilirsiniz, sizi niye almalıyım diye sordu. Beni niye almalısınız diye içinden tekrarladı. Alınıyordu. İçindeki diğer o, onu susturdu. Kendi konuştu. Yabancı dillerini sıraladı. Ona hiç bu kadar yabancı gelmemişlerdi. Katıldığı kursları sıraladı. Kursmak istedi. Haftasonları da boş olduğunu vurguladı. Kendine karşı samimiyeti bitmişti. İlanınızdaki projenizde yer almayı özellikle canım çekti, dedi. Canı çekmişti. Takım elbisenin içinden attığı kahkahaları sadece diğer takım elbiseler duydu. İstediği kıvamı bulmuştu. Sihirli kelimeler çıkmıştı. Onun canı artık bir çekti.

Takım elbise alacağını almıştı. Bundan sonrası ona keyif vermezdi. Sormak istediğiniz bir şey yoksa, görüşmeyi bitirebiliriz dedi. Benim için olumlu bir görüşmeydi, haftaya size dönüş yapacağız fakat bilin ki sizinle çalışmak isteriz, dedi. Çalışmak. O, bu kelime üzerine daha önce çok düşünmüştü. İşteş bir halde çalmak durumu. Bu kelimeyi duyunca söylediği tüm hezeyanı geri almak istedi. Göğü delen bu binada ne yaptığını sorguladı. Sorun yaşamaktaydı.

Geçersiz işlem yürüttü. Kendini kapattı. 36. kattan aşağıya çok hızlı bir iniş oldu.